Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

29 Aralık 2009 Salı

Haftasonu Aktivitesi

Geçen haftasonu sonunda oturma izni işlemlerini bitirmek için gelen kocacıkla ne yapalım diye düşündük taşındık. Hava soğuk, kar yağıyor. Hayatının yarısından çoğunu Arabistan çöllerinde geçirmiş kocam ben bir üşüyorsam on üşüyor derken kapalı alan aktivitesi seçtik. Ne yapalım ne edelim nereye gidelim derken benim aklıma Muséum national d'Histoire naturelle geldi. Oldum olası öyle şeylere meraklı ben ile müze düşmanı koca düştük yollara. Az gittik uz gittik, telefona kontör almak için girdiğimiz bir dükkandaki aptal Çinli kızın pazar günü kapalı demesi yüzünden çöktük. Bir taraftan pazar günü müze dediğin kapalı olur diye söylenirken diğer yandan da Fransız bunlar herşey beklenir diye bir başkasına sorduk. Bize bir bina gösterdiler.Açık görünce sevinçten kendimizi nasıl attığımızı bilemedik. Sonradan öğrendik ki bu müze farklı farklı binalardan ve temalardan oluşmaktaymış. Biz aslında görmek istediğimize değil de bir başkasına girmişiz. Tabi bunu üç saat sonra fark ettik.

Neyse bizim girdiğimiz the Galeries de Paléontologie et d'Anatomie Comparée yani Paleontoloji ve (Karşılaştırmalı? Böyle mi çevrilir acep) Anatomi müzesi çıktı. Müze acayip bakımsız sanki 1900lerde kurmuşlar bir daha da ellerini sürmemişler gibi duruyordu. İlk izlenim o yüzden iyi olmadı. İki katlı müzenin alt katında sınıflandırılmış hayvanlar kemikleri ve organları bulunuyordu. Kedigillerin bütün üyelerinin beyinleri bir grup falan şeklinde. Birbirlerine benzerliklerinin gözlemlenmesi için. Velakin sevgili Fransızlar dünyanın en çok turist alan şehirlerinden birinde müzedeki neredeyse hiçbir yere ingilizce açıklama koyma gereği duymadıklarından yarısına mal mal bakıp geçme ihtimaliniz yüksek. Fotoğraflar maalesef müzeye girdiğimiz an şarjının biteceği tutan makinamız yüzünden cep telefonuyla çekildi. Buna şükür.


Orta alan tamamen hayvan iskeletlerine ayrılmıştı. Ben en çok deniz canlılarından etkilendim. O nasıl bir balina iskeletidir öyle. Bu kadar büyük olabilecekleri hiç aklıma gelmezdi.

Bu da günün karikatürü oldu benim için. Bu bölüm için tam olarak “Various big monkeys” (Türkçe meali büyük maymunlar :) ) yazıyordu elimize tutuşturulan iki sayfalık İngilizce broşürde. Önünde durduk aaa bu iyice insan benziyor dememle altında yazan “human” yazısını görmem, yanındaki maymun iskeletlerine bakmam ve arkasından kocaman bir kahkaha basmam bir oldu. İnana saygım sonsuz ama bu Darwinin maymundan evrimleştik hikayesini kendi yazdığı da dahil olmak üzere bir kaç kitaptan okuduktan sonra benim karşısında olduğum bir görüş.

Bunu görünce aklıma ilk gelen şey bir kaç yıl önce duyduğum bir fıkra oldu. Çocuk babasına gider baba insanlar nasıl dünyaya geldi der. Adam anlatır işte maymunlar vardı evrimleşe evrimleşe insan olduk diye. Tatmin olmayan çocuk bu sefer annesine gider aynı soruyu sorar. Anne başlar anlatmaya Adem vardı Havva vardı onların çocuklarından dünyadaki tüm insanlar oldu diye. Kız şaşkın annesine bakıp ama babam böyle böyle anlattı der. Annesi bunun üzerine kızım baban kendi ailesini anlatmış ben kendi ailemi anlattım der :)



İkinci ve üçüncü kat fosillere ayrılmıştı. Ömrü hayatımın ilk dinazor ve mamutunu gördüm çok mesudum. 600 milyon yıllık fosiller görmek gerçekten inanılmazdı. Kocacık içeride de çok üşüdüğü için üçüncü katı tam hakkıyla gezemedik ama yolu düşene kesinlikle tavsiye ederim.

Çıktıktan sonra öğrendik ki bizim aslında gitmeye niyetlendiğimiz yer Grande Galerie de l’Evolution imiş. Girişi bizim girdiğimiz binanın tam tersi istikamette kalıyormuş. Aslında bu alanda çok güzel bir botanik bahçesi ve küçük bir hayvanat bahçesi de var ama kar yağıyor diye güvenlik sebebiyle kapalıydı. Bahar aylarında çok daha eğlenceli olacağını düşündüğüm için tekrar gitmeyi düşünüyorum. Kim bilir belki Ahmedimle beraber gezeriz hayvanat bahçesini.



Önümüzdeki hafta bir problem olmaz keyfim denk olursa niyet ettim Louvre Müzesine gitmeye. Bu sefer biraz çalışmaya karar verdim. Güzelim sanat eserlerinin önünden mal mal geçmemek için.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Bebeğinizin göz muayenesi yapıldı mı?

Annem geçen gün televizyonda dinlerken bebeklere altı ile on iki ay arasında mutlaka göz muayenesi yapılması gerektiğini, erken bulgularla bir çok hastalığın tedavi edebileceğini duymuş. Ahmedi götürdünüz mü diye sordu, benden kocaman bir yoooo cevabı aldı. Ben ki yedi yaşına kadar tedavi edilebilen fakat bende 12 yaşında farkedildiği için hiçbir şey yapılamayan göz tembelliğinden muzdaripken bunu nasıl atlayıp doktorlara sormadım bilmiyorum.

Ahmed doğduğundan beri yaşına kadar her ay doktora götürdük bazen daha bile sık aralıklarla gittik. Tam dört farklı doktorumuz oldu bu dönemde. İşitme testi, kalça çıkığı testi gibi şeylere çok önem veren doktorlarımızın gözünde bu o kadar önemli değilmiş demek ki bir tek doktor da bu çocuğu göz doktoruna götürdünüz mü ya da götürmelisiniz demedi. Dün suçiçeği aşısı için gittiklerinde bu sefer sormuşlar. Aaa tabi götürün bakılması lazım demiş doktor, sağolsun. Blogları da sürekli takip etmeme rağmen hiçbirinde göz muayenesi ile ilgili bir şeye rastlamadığım için benim gibi bu konudan habersiz anneleri uyarayım istedim. Olaki sizin de doktorunuz bu konuda bir şey demediyse sorun soruşturun...

Ahmed Beyleri bu hafta içi kontrole götüreceklermiş annemler. Şimdi en büyük sorun değil doktor, beyaz önlüklü gördüğünde dünyayı etrafındakilere dar eden bir velede nasıl göz muayenesi yapılabileceği... Ah ah altı aylıkken bilsek ve götürsek hiç bu dertlerle uğraşmayacaklardı şimdi...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Bayramdan kalanlar

Anne her zamanki aceleciliği ile gitti Ahmed beylere boyundan büyük balon aldı. Diğerini sevdi ya bunu da sever diye. Canını çıkardı zavallı Sünger Bobun.

Her daim domates peynir yiyen oyluna güzellik yapıp krepten adam hazırladı. Peynirden saçlar, yumurtadan gözler, bal dudaklar ama ne oldu Ahmed beyler yüzüne bile bakmadı. Her gün kahvaltı yiyen çocuk bunu yemedi. Korktu mu ne?


Bayramda bol bol şımardı. Eh beş kişi ağzının içine bakınca böyle oldu.




Hey sen adamım....


Çok çalıştık ve öğrettim bayrama kadar el öpmeyi ama gripsel durumlar yüzünden sadece aile bireylerini öptü :)


İnsan bir kere kısmetsiz olmaya görsün. Adama üç defa doğum günü partisi yaparlar. Yok babası yoktu yok teyzesi yoktu diye.


Annesinin hamaratlığı tuttu internetteki bebekbisküvilerine özendi. Yapalım dedik ama olmadı. Taş gibi oldu diyeceğim ama yok bize göre iyi Ahmede göre çok sert oldular.



Görmediğin çocuğu olmuş volüm-1

Görmediğin çocuğu olmuş volüm-2
Gideceğim gurbet ellere yürüdüğünü göremeyeceğim bari atlı karıncaya binişini göreyim demedim tabi. Babası çok meraklı bunlara. Kendi binememiş çocukluğunda şimdi oğlanın yaşına başına bakmadan bindirmeye çalışıyor. Engel olmuyorum. Hep beraber eğlenelim diyorum fakat şu meretten Ahmedi ayırana kadar canımız çıktı onun için de atlıkarınca fazlı bizim için bir süreliğine kapandı.


Ne zamandır yazamıyorum. Aslında vaktim var ama elim gitmedi yazmaya. Yazmak zorunda kalacaklarım yüzünden yazamadım. Ayrıldık. Tam on sekiz gün oldu. Kimi zor, kimi daha kolay geçti. Ne zormuş insanın evladından ayrı kalması. Yüreğinin bir parçasını onunla bırakması.


Annemle onu ardımda bırakıp ta evden çıktıktan sonra camdan bakar hali gözümün önünden gitmiyor hiç. O ne hissediyor bilmem ama etkilendiyse bile çok fark ettirmiyor. Evde anneanne, dede ve teyzesi ona o kadar iyi bakıyorlar ki. Bakım derken asla yemesini içmesini giyimini kastetmiyorum. Benim burada tek başıma ona veremeyeceğim sevgiyi ilgiyi de veriyorlar. Ben burada ona yanlız baktığım kırk gün boyunca diğer işlerle de ilgilendiğim için onun benden beklediği ilgiyi verememiştim. Verememişim. Şimdi anlıyorum. Peki bunlar anne sevgisinin, şevkatinin yerini tutar mı? Sanmıyorum ama şu an içinde olduğumuz durumun en az hasarla atlatılmasının tek yolu bu gibi. Hayatta herşeyin bir bedeli var ve bunu ödüyoruz sanırım.


Şimdi biraz daha sakin bakabiliyorum ama benim için hiç kolay olmuyor. Ağladım içim çıkana kadar. Fayda etmedi. Evlere sığamadım. Geçen haftasonu kendime iş uydurup dışarılara vurdum kendimi. Çok şükür ki şimdi biraz daha iyiyim. Bunda süpriz bir şekilde yanıma gelebilen eşimin de katkısı var tabi. Bir kaç gün kafamın dağılmasına sebep oldu.

Perşembe günü başlayan kar ve onunla gelen soğukların ardından bir de kar yüzünden otobüslerin doğru düzgün çalışmayışını görünce kendim için değilse bile Ahmed için en doğru kararı verdiğimi bir kere daha anladım. Bakıcıya bırakmak en kötü çözüm olacakmış. Dilini, kültürünü geçtim, burada işler bir garip. Hava soğuk diye çocukları dışarı çıkartmayalım diyen yok gibi bir şey. Bakıcılarının peşinde üç beş çocuk benim işe gidiş saatim 8.30 da sokaklardalar. Efenim böylece soğuğa alışıyorlar falan külli yalan çünkü bütün çocuklar kökür kökür öksürüyor. Hepsi değil elbet ama büyük çoğunluğu hasta. Elbet hastalanacaklar ama bu insanların yaptığı benim gözümde işgüzarlığın dik alası. Hele de etraf domuz gribiyle çalkanırken.

Bahara tekrar kavuşasağız inşallah. Belki ailece tekrar toparlanacağız. Ona da bir inşallah. Eh o zamana kadar blogumuz yanlız anne İlknurun Paris maceralarıyla devam edecek.

11 Aralık 2009 Cuma

Buyrun annelerin bloguna

Birben bizler için çok güzel bir blog açmış. Annelerin blogu. Anneler ne yer, ne içer, ne okur, ne düşünür, nereye gider, neleri sever, nelerden nefret eder. İşte bunları paylaşmayı niyet ettiği ve hepimizin katılımı ile şenlenecek bir blog. Her hafta bir konu ve bu konuda fikirleri olan bütün annelerin yazılarının bir araya toplanacağı bence çok hoş bir blog olacak.
İlk haftanın konusu "Anne olunca anladım". Heyecanla yazmayı ve diğer annelerin yazılarını okumayı bekliyorum. Eğer benim de bu konuda yazacak şeylerim var diyorsanız. Buyrun siz de anneler blogunun yazarı olmaya. Birbene bir mail atmanız yeterli bunun için.

10 Aralık 2009 Perşembe

23 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Ahmed fotoromanı

Yazasım yok neden bilinmez. Oysa ne çok şey oluyor. Ahmed büyüyor. Her geçen gün güzelleşiyor. Kaybetmesem yaşadıklarımı ama yazasım yok. O yüzden bol bol resim var.

Veee küçük Edison ampülü keşfeder. Işığı kapar ama açmaz. Bunu annesinin yemek yaptığı vakte denk getirir ki annesi gayet romantik bir ortamda pişirsin yemekleri diye..

Domates yer hem de ısıra ısıra. Kesmeyi bekleyecek kadar sabrı yoktur velakin. Zaten böylesi nedense daha zevklidir.


Hayatının ilk düğününe katıldığı Işıl teyzesi (pardon annesinden küçük olduğu için Işıl Ablası)ne ilk ev oturmasını gerçekleştirir.



Teyzeleriyle büyük bir aşk yaşar. Linens kataloğuna göz diker. Kendi yatak örtüsünü seçmek için.

Ona şimdiye kadar hiç oyuncak almadı diye başının eti yenen babası Ikeada coşar. Her şeyi alası gelir ve engellemelere rağmen alır da. Orada gözlerine çok ufak gelen çadırı eve gelip te kurduklarında bir görürler ki çadır iki oda bir salonmuş. Salona zor sığdırırlar. Sallansın diye aldıkları enteresan şeyde ise sürekli dıgıdık dıgıdık diye diye sallanır.




Dişleri çıkmıştır artık meydane. Üstteki dört tane ise bir süre daha kendilerini gizleyecektir.



Her şeyi ağzına atası vardır. Yerde gördüğü şeyleri ağzına atar. Meyveleri bırakır kabuklarını yer.

Yok yok meyveleri de bırakmaz. Annesinin bir ona bir kendine getirdiği elmaların ikisine de musallat olur.


Çoraplarından ısrarla nefret eder ama çok şükür patikolarına aynısını yapmaz. El emeği göz nuruna saygılıdır.


Keyfi yerindeyse şımarır da şımarır.



Montunun içinde olmaktan nefret eder. Sıkıntı basar ağlar.


Bir lokantada huysuzlanması sonucu verilen balonuna bayılır. Annesinin balon patlayacak ta çok korkacak diye aklı alınır.


Kahve içmeye gittikleri bir yerde küçüğe de bizden hediye diye verilen çikolatayı yalar yutar. Annesinin içine çok sinmez ama o bayılır devamı için ağlar bile ama hain annesi vermez.


Öpmeyi öğrendiğinden beri rahat bırakmazlar. Öpücük oğlum deyince ağzını kocaman açar nereye denk gelirse yapıştırır ve "avvvvvva" diye koca bir öpücük kondurur. Sonra da kendini alkışlar.


Sadece çoraplarından değil eldivenlerinden de nefret eder. Çıkarana kadar rahat bırakmaz.



Hayatının ilk atlıkarıncasına biner. Görmemişin çocuğu olmuş misali anne babası lunaparklara hep göz öldürürler. Dayanamaz bindirirler. Ahmed bey çok eğlenir.

20 Kasım 2009 Cuma

Patikolarımız geldiiiiii

Daha Fransalardan göz öldürmüştüm o şahane yan çizgililere. Birben e de yazmıştım isterim bunlardan diye. Bir taraftandan da oho ne zaman gideceksin de isteyeceksin diye düşünüp dertleniyordum ki... Geldik hemencecik siparişlerini verdik. Birbenciğim de sağolsun jet hızıyla paticiklerimizi dikti. Gönderdi. Gerçekten heyecanla yollarını gözledik kendilerinin. Bayramlık aldım kim görmezse ama dayanamadım hemen giydirdim. İlk iki giyişinde her zamanki gibi çıkarttı. Tamam dedim bunları da hatıra niyetine saklayacağız ama ondan sonra mucize gerçekleşti ve bir daha dokunmadı ayağındakilere. Ev ayakkabıları rahatsız mı ediyormuş ne. Şimdi çorapsız bile ayağına geçiriveriyoruz. O da onlarla bile uyuyor. Gerçi Birben Asım Alp çıkartmıyor demişti ama bizimkini bilmiyor ne cevval diye içimden geçirmiştim. Neyse çok laf ettim gene. Buyrun Patikolu Ahmed Beylerin resimlerine :)




Vallahi biz Birbenin sıcak ilgisinden, ürünün kalitesinden pek memnun kaldık :) Bir kere daha ellerine sağlık... Hatta şimdi sayfasına yeni ürünler de eklemiş. Meraklısına duyurulur.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Karmaşık düşünceler

Evde kalıp bütün gün Ahmedle ilgilenince onun ne kadar da büyüdüğünü fark ettim. Günaydınnn anne. Şimdiye kadar iyi annelik-ebeveynlik kriterlerim beslenmesi, uyuması, yıkanması gibi şeylerin düzene konması etrafında dönerken fark ettim ki artık çocuk terbiyesi kısmına gelmişiz. Ahmed çok hareketlenmiş te her yerleri kurcalamak istermiş. Kendi kendine çok tehlikeli bir çocuk haline gelmiş. Kafam karışık. Biraz sonra alıntılar yapacağım kitaba göre onun bir şeyleri kurcalamasına sürekli hayır diye müdahale etmemeliymişim ama aynı zamanda da onu kendine zarar vermesinden korumam lazım. Nasıl olacak diye aldı beni bir korku. Televizyona tırmanmak isteyen çocuğuma nasıl hem engel olmayacağım hem keşfetmesine yardımcı olacağım hem de tehlikeden uzak tutacağım hiç bilmiyorum. Evi ona göre düzenleyin diyor kitap. Dolapları nereye saklayayım ki ben?

Çocuk büyütmek hiç kolay değil. Bunu herkes gibi ben de biliyorum. Her dönemin de kendince bir zorluğu var bunu da biliyorum ama şimdiki geçiş dönemi beni çok korkutuyor. Ne bizim nesilin yetiştiriliş tarzı aşırı disiplini ne de bizimkilerden bir önceki nesilin çocuktur her şeyi yapar aman engel olmayalım rahat olsun felsefesini benimsemiyorum. Ne çok katı kurallarla yetişsin ne de her istediği yapılan şımarık bir çocuk olsun istemiyorum. Ne çocuğu kendi haline bırakmaya ne de onu hayatın merkezi yapmaya, dünyanın sekizinci harikası yerine koymaya razı değilim. Büyük ihtimalle de benimle aynı nesil annelerin hepsinin benzer kaygıları var. "utangaç" çocukla "utanmaz" çocuk arasında bir yerde bir çocuk eğitimi felsefesi belirlemem lazım geliyor (Bu terimleri aşağıda alıntı yaptığım kitapta kullanmışlar oradan aldım). Aslında orta yolu tutturmak sanırım diğer iki yoldan da daha zor. Davranışlarında tutarlı olmak icap ediyor ama ben daha hangi konuda nasıl davranacağımı bilmediğimden tutarlı bir yolum yok. Çok geçe kaldım belki de bunları düşünmek için. Daha bebek sahibi olmadan çok konuda fikrim olmalıydı. Bazı konularda elbet var ama elbet hepsinde yok.


Bu karmaşıklık içinde yeni bir kitaba başladım. Epey oluyor aldığım. Alkım kitapevinde gezinirken eskaza bulmuştum bu kitabı. Babam hastanedeyken vakit geçirsin diye ona götürmüştüm. Beğenmesi üzerine artık vampir kitaplarından kurtulup ben de başladım. Kitabı okuması kolay ama uygulaması zor. Daha doğrusu doğrunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz da doğruyu hayata geçirmek o kadar kolay değil. Neyse kitabın adı "Ailede Ahlak Eğitimi" Timaş yayınlarından Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın tarafından yazılmış bir kitap. İlk sayfalarında kaynak belirtilerek alıntılar yapılabilir dediği için bazı bölümlerini buraya da koyacağım.

"Anne babalar, çocuklara karşı disiplini uygun şekilde kullanmalı, kişilik gelişimini engelleyecek katı uygulamalardan, onu şımartacak aşırı hoşgörüden uzak durmalıdır. Evde, ailenin tüm bireylerinin kişisel haklarını koruyan bir disiplin bulunmalıdır. Yanlış türden bir disiplin altında yetişen çocuklar hayatları boyunca bu yalanı yaşarlar. Hiçbir zaman kendileri olmayı göze alamazlar.

.......................

Anne babanın, onun özelliklerini ve isteklerini hiç dikkate almadan oluşturmak istedikleri ortam ve kuralları, çocuğun bozması çoğu zaman çocuk için bir disiplinsizlik sorunu değildir. Bir düzenden mahrum kısıtlamalar da disiplin olarak görülemez. Evden dışarı çıkmama uyarısı yapılan çocuğun, evdeki zamanı ve ev ortamı planlanmış ve düzenlenmiş değilse çocuk buna uymakta zorlanabilir. Evde ne yapacağını bilmeyen veya ona yapılacak iş sunulmayan çocuk için evden çıkmama bir disiplin kuralı değil bir yasaklamadır.

............................

Bebek yürümeyi öğrenir öğrenmez, yeni bir gelişim dönemine girer. Bu dönem, onun çevresini etkin bir biçimde tanıyacağı, kendi kendine keşifler yapacağı ve kendine güvenini geliştireceği bir dönemdir. Ne var ki, çevresini incelemek için yürüyüp durmasına kızdığınız, onu cezalandırdığınız, yaptığının kötü bir şey olduğu izlenimini uyandırdığınız takdirde, bu süreç kendine güven yerine güvensizlik oluşturur.

...........

İşte, çevreyi keşfetmeye çalışan çocuk nereye gider, neye dokunursa, "Oraya gitme! Ona dokunma!" diyen anne babanın yaptığı da yanlıştır. Böyle bir anne baba çocuğa yavaş yavaş güvensizliği öğretmektedir. Bu çağda yapılacak şey, evi çocuğa göre düzenlemekten ibarettir. "

Böyle böyle devam ediyor kitap. Daha 80 sayfasını okuyabildim. Okudukça beğendiğim yerleri paylaşmaya çalışırım. Bu dönemi aşmış annelerden de yardım bekliyorum aslında. Kitaba güvensizlik konusunda katılıyorum ve yapmak istediğim bu değil ama çocuğumun her gittiği yerde her şeyi elleyip durması karıştırmaya çalışması da hoş olmayacak. E peki ne olacak....

16 Kasım 2009 Pazartesi

Ahmed beylerden son notlar

Aslında hepimizden notlar. Biz yanındayız diye baba mutlu. Ahmed beyler annesi bütün gün zorla da olsa gözünün önünden hiç ayrılmadığı için mutlu (Saniye ortadan kaybolmak bana yarım saatlik bir ağlama, çığlık atma, böğürme şeklinde geri döndüğünden cesaretim yok gözünün önünden ayrılmaya. Çocuk muma çevirdi beni.). Eh kocası ve çocuğu mutlu ve tatilde bir kadın olarak ben de mutlu.

Maşallah diyeyim dilimi ısrayım makus kaderime yeni trajik yer yer trajikomik olaylar eklenmedi son bir hafta içinde. (Bugün dalgınlıkla marketten alışveriş sepeti ile çıkıp arabaya kadar gitmemi ve orada elimdeki turuncu sepeti fark edip geri koşmamı saymazsak.) Sindrella nın evli ve çocuklu versiyonunu yaşıyorum. Balkabağından evim, atom karıncadan bir çocuğum, babamdan emanet arabasıyla beni gezdirmeye talip kocamla beraber. Kötü kalpli cadı (Pamuk Prensesten ithal ettim kendilerini) domuz gribi kılığına girmiş kol gezmekte. Biz de mecburen balkabağında oturup durmaktayız. Bir iki haftaya kalmaz ne balkabağından eser kalacak ne de atom karıncadan. Düşünmemeye çalışıyorum. Oraya dönünce depresyona girmek için bol bol vaktim olacak nasıl olsa. Anın tadını çıkaralım bari. Bir de şu havalar bir düzelse.

Son haberler çok şükür iyi. Babam doktor kontrolüne gitti. Doktoru tüm gerekenlerin vakitlice çok doğru şekilde yapıldığını şu anda herşeyin iyi olduğunu söyleyince ailece rahatladık. Tabi bundan sonra çok çok dikkat edilerek.

Ben tekrar durağan pozisyonuma geçtim. Pek rahatlıkmış özlemişim...Bütün gün saniye yerinde durmayan paşazade yüzünden hiç bir iş yapamama o uyuyunca da uyanmasın diye hiç ses çıkartmama derken bütün gün serserilik edip duruyoruz kendileri ile. Domuz gribi derdine (ki kendisini ısrarla bu isimle çağıracağım. H1N1 diye grip ismimi olur canım... Bizim bir sürü kuşumuz telef edilirken neden ismini değiştirmedik te şimdi domuz üreticileri etkilenmesin diye abuk subuk bir isimle çağıralım gribi deel mi?) kendimi internet alışverişine verdim gitti. Oh oh mis gibi kokan kitaplar alıverdim kendime. Aslında kitapçıda koklaya koklaya elleye elleye almaya bayılıyorum ama devir ekonomi devri. İnternetten çok daha uyguna alabildiğimi farkettiğimden beri eve gelince kokluyorum kitaplarımı. Bir şeyler alırım korkusuyla kitapçıya giremez oldum bu aralar. Her kitabı alasım, yanımda götüresim var.

Ahmed beyler için gittik yaşımızın aşılarını olduk. Kara kara düşünüyordum orada nasıl olacak diye. Her işte bir hayır varmış. Sağlık ocağında sıkı sıkı tembihlediler çok dikkatli olun diye. Gebzede grip olayı almış başını yürümüş. Yaşı için doktor kontrolüne götürmemiz gerek ama hastaneye giresim yok bu yüzden. Hastenede bol virüs vardır diye korkuyorum. Ne yapsak, nasıl yapsak beklemedeyim hala.

Ahmed beyler ilk günlerdeki huysuzluğunu attı gibi üstünden. Beş günde iki ülke, üç şehir, dört ev görünce ben bile dağıldım da o ne yapsın. Her daim her şey yabancı. İnanılmaz bir uyku problemimiz var. Neden olduğunu kestiremiyorum. Bu kadar değişiklik mi yaptı? Üstten çıkmaya çalışan o hain iki diş mi? Yanlızlık korkusu mu? Alıştığı anneanne ve dedesinden ayrı kalması mı? Yoksa sadece edepsizliğinden mi ? Çözemedim ama babasıyla bizim sinirlerimiz çözüldü gitti.

Uyku gözlerinden şapur şupur aksa da uyumuyor ve zırıl zırıl ağlıyor. Babası ile ben telef olduk. Çok uykusu olan çocuğumuzu uyutmak için takriben 3 saat harcıyoruz her gece. Bir o bir ben gidiyoruz yanına. Sinirleri bozulan geri geliyor diğeri devir alıyor. Kucakta mışıl mışıl uyuyor. Yatağa koyunca basıyor yaygarayı. Elde, kolda, ayakta, amuda kalkarak sallama metotlarının hiçbiri yatağa yatışı kolaylaştırmadığı için en sonunda olaya bir dur diyesim geldi. Döndük tekrar Tracy nin kollarına. Velakin kitabı Fransa da unutmuşum. Yani bir yaş üstündeki çocuğu uykuya dalma konusunda nasıl ikna ederimin bilgisi yok. Oralara çalışmamıştım. Oğlan bilmediğim yerlerden soruyor. Ben de bildiklerimle idare etmeye çalışıyorum. Yatır kldır yapıyoruz ama olan belime oluyor. Başka da bir fayda ya da zararını görmedik henüz. Neyse bulunacak onun da bir çözümü elbet...

Uyku gözlerimden akabilir ama uyumuycam işteeee..... Israr etmeyin bir böğürürüm ki neye uğradığınızı şaşırırsınız pozu

Çorap düşmanı volume yüzbin bilmem kaç

Çekme kardeşim alacam o makinanı. Geçen gün video kamerayı kapıp nasıl yere vurduysam bunu da vururum vallahi.

Ehli keyf

Üst mana: Babamla pazara gidiyorum. Bir yakalarsam bütün domatesleri elmaları bir bir elimle olmadı ağzımla test edeceğim ama babam izin vermeyecek gibi duruyor.

Alt mana: Yerdeki mikro ölçüsündeki çöpleri bile alıp ağzıma götürdüğüm için annem babamla beni pazara sürdü. Gidin bir iki saat dönmeyin dedi. Bu çocuk beni zorla titiz edecek diye de söylendi söylendi durdu.

10 Kasım 2009 Salı

Türkiyedeyizzzzz

Geldik hem de öyle ani bir kararla ki ben bile inanamadım. Son durumumuz Pazar günü annemle babamı Türkiyeye göndermekti. Ben bakıcı bulamadığımdan bir iki hafta bakıcı arayıp o arada da evden çalışacaktım. Velakin Çarşamba günü yeni eve taşınınca ve internetimizin bir süre çalışmayacağını öğrenince bakıcı arama tarama çalışmalarını hızlandırdık. Kreş ihtimali zaten yok. Uzun mesele ve yazasım yok. Hayatımda çok saçmalık gördüm ama şu Fransadaki kreş problemi saçmalık sınırlarını zorlayan cinsten. Kreşler önümüzdeki bir yıl boyunca dolu. Madem bu kadar çok çocuk var neden fazlasını açmıyor sunuz be insanlar... Fransada yaşayanlar hamile kaldıklarında sıraya giriyorlarmış. Bebek doğunca doğdu diye gidip haber veriyorlarmış ve bundan sonra bile 6-7 ay bekliyorlarmış. Falan filan... Geriye daha önce yaptığımız gibi evde bakan bakıcılar kalıyor. Onlara da razıyım ama onlar da öyle bir fiyat söylüyorlar ki iş bırakıp bakıcı olmak için gerekli şartları sağlamaya uğraşasım geliyor. Hadi ona da razı oldum diyelim ama onların da çoğu dolu öyle istediğini seçme şansın da yok. Hiçbiri İngilizce bilmiyor. E ben nasıl anlaşacağım bu insanlarla.

İşyerimle konuştum, çalışamıyorum böyle dedim verim yok ben de... E git o zaman dediler...ve anlattım zaten yasal bir iznim varmış diye aldık kuzuyu da döndük memlekete. Herşeyini özlemişim. Hele de evimi....

Sonuç kötü Ahmedi Türkiyede annemlere bırakmaya karar verdim. Çok irdelenecek tarafı var. Belki bunu okuyanlardan beni kınayan bile çıkar. Şu anda aklıma gelen maalesef en iyi çözüm bu. Onu bir kere daha anneanne dededen ayırıp dilini bilmediği birine bırakacağıma bunun Ahmed için daha iyi olacağına inanmak istiyorum. Ben onsuz ne yapacağım şimdilik çok düşünmemeye çalışıyorum. Beraber olduğumuz vakti en iyi geçirmeye çalışacağım şimdilik. Neredeyse bir aydır haftasonu bile onunla geçirememişim hesap ettim. Bu tatil bize çook iyi gelecek...

Ayrılığa da bir iki ay sabredeceğiz artık. Ben iyi bir bakıcı bulana kadar.



Son yazıyı yazdıktan sonra yorumlara cevap yazamadım. Arada evimi değiştirdim. Hastane ile ilgili işlemleri tamamladık derken çok koşturmacalı geçti. Derdimi paylaşan, gönülden temmennilerini yazan tüm arkadaşlarıma tek tek teşekkür ederim.

1 Kasım 2009 Pazar

Zor günler

22 Ekim: Mim bahane oluyor. Son yazımı yazıyorum bloga. Bir taraftan da heyecan. 25 Ekim kuzucuğun doğumgünü. O gün için kendimce çok duygusal bir yazı yazacağım diye düşünüyorum. Mutlaka yazacağım o yazıyı. Bir de bir hafta önce babası buradayken kendimizce yaptığımız doğumgünü resimlerini koyacağım. Mutlu gülümseyen yüzler ve bir yaşındaki oğlumla beraber. Oysa pişmiş tavuk kıs kıs gülermiş saklandığı yerde haberim yok.



24 Ekim: Bir gece önce babamda ağrılar oluyor. Şiddetli. Neyse o bu derken geçiyor. Bu sabah kahvaltı sonrası tekrar başlıyor ağrılar. Babam dayanamıyor. Hemen acil numarasını arıyoruz. Şiddetli gögüs ve sırt ağrısı sebebiyle. On dakika içinde 5 kişilik bir ekip evimize doluşuyor. İnsan hayatına verilen değere şok oluyoruz ailece. Elektro çekiyorlar. Başka şeyler yapıyorlar. Kalp ile ilgili bir sorun değil ama hastaneye gideceğiz diyorlar. Acilden giriş yapıyoruz. Kan testleri filmler derken bir kere daha tekrarlıyorlar. Çok şükür önemli hayati bir durum yok. Tam hastaneden bizi çıkartacakken babamın ağrıları tekrar başlıyor. Dayanılmaz bir şekilde. Morfin vuruyorlar bu sefer. MR çekilmeye gidiyor. Sonuçlar geliyor. Önemli bir şey yok. Ya hazımsızlık ya da kas ağrısı. Babamı bugüne kadar bir kere bile yatar görmemiş ben için kötü bir deneyim olsa da hastanede yedi saat kaldıktan sonra bize verilen mide ilaçlarını da alıp eve dönüyoruz. Biz hastanedeyken Ahmed ateşlenmiş. 39 küsurlarda gezmiş ateşi. Ateş düşürücü veriyoruz gelince eve. Biraz iniyor ama doğru düzgün düşmüyor.



25 Ekim: Ahmed beylerin doğum günü. Sabah kahvaltı sonrası yine küçük pastalar aldım. Onları yiyiyoruz güle eğlene. Doğa müzesine götürecektim hepsini ama ateş yine yüksek diye yine arıyorum acil numarasını. Bir doktor ismi veriyorlar. Babam dünden yorgun diye annemle gidiyoruz. Doktor bakıyor. Kulakta kırmızılık var. Orta kulak iltihabı diyor. Antibiyotik ve ateş düşürücü veriyor gönderiyor bizi eve. Geliyoruz. Akşam oluyor. Ahmedin ateşi düşmüş sonunda. Seviniyoruz. En son annem birer elma getiriyor hepimize. Onu yedikten sonra babam da tekrar şiddetli ağrılar başlıyor. Arıyorum yine acili. Kalp değil dün gittik deyince aldığımız ilaçlardan bir tane daha alsın düzelmezse bilmem nereyi arayın ama çok yoğunlar ambulans gönderemeyiz diyorlar. İlaç bir işe yaramayınca arıyorum ama numarayı açan yok. Taksi aramaya çıkıyorum. Tek tane taksi yok. Tren istasyonundaki kızlardan yardım istiyorum. Onlar arıyorlar. Bu sefer tamam göndereceğiz diyorlar. 15 dakkika içinde yine bir ambulans geliyor. Babam da hazırlanmış onları beklerken yürüyerek ambulansa gidiyor. Bir önceki gece gittiğimiz hastaneye gidiyoruz. Gece yarısı oluyor.



26 Ekim: Babamın yine çok çok acılı ağrıları başlıyor. Yine gelip EKG çekiyorlar. Bir iki üç defa. Babam midesinden şüpheli. Aynen annenin de böyle başlamıştı diyor. Dayanamıyor ben bir şey yapamıyorum. Benden yardım istiyor. Morfin vursunlar söyle diyor. Çıkıyorum dışarı doktora söylemek için. Doktor biraz da sessizce kalp diyor. Dün diyorum buradaydık. Bir şey çıkmadı. Bu sefer diyor kalp..... Yanına dönüyorum babamın. Herşey iyi olacak geçecek diyorum. Diyemiyorum ki baba kalp krizi geçiriyorsun. Apar topar götürüyorlar babamı. Kalp konusuda uzman bir hastaneymiş. Doktor tamam bir sorun yok. Gerekli müdahale yapılacak. Evine git güzel bir uyku çek diyor. Dalga geçer gibi. Bir buçuk saat daha döneşiyorum orada. Ne yapacağımı bilemeden. Kocamı uyandırıyorum Türkiyeden gecenin bir yarısı. Bana akıl versin diye. Anneme ne söyleyeceğim nasıl gideceğim eve diyorum. Sakinleştirmeye çalışıyor beni. İlk uçakla geleceğim diyor. Sana ihtiyaçları var kendini salma diyor. Salmıyorum kendimi. Taksi çağırıyorum eve gidiyorum. Annem kim o diye seslenince ben dememle yanlış bir şeyler olduğunu anlıyor. Baban nerede diye sormaya başlıyor. Yalan söylemenin bir faydası yok. Herşeyi olduğu gibi anlatıyorum. İnanmıyor. Ağlıyor ağlıyor. Babana bir şey oldu da söylemiyor musun diyor. Anne dinlen sabaha gideceğiz bak yanına diyorum. Yatmıyor. Oturuyor ağlıyor. Neden babana söylemedin. Bilmeden mi gitti. Babanı niye oralarda yanlız bıraktın dil bilmiyor diyor başka bir şey demiyor. Taksi arıyorum yine hemen götüreyim de gözüyle görsün diye. Ben de bilmiyorum ne bulacağımızı ama umut ediyorum. Yok yok taksi yok şu lanet olası ülkede. Sabah 6 trenine biniyoruz. Ahmedi de yanımıza alarak mecburen. Gidiyoruz. Yoğun bakımdaymış babam ama görmemize izin veriyorlar. Sırayla giriyoruz yanına. Çocukları sokmadıkları için. Çok şükür iyi. Stent takmışlar damarına ama hala bilmiyor. İlknur bunlar hala kalbimden şüpheleniyorlar yok benim kalbimde bir sorun diyor. Doktoru saat ikide göreceğiz deyince. Desenize saat ikiye kadar buradayız daha diyor. Öğlenden sonra söylüyorum sonunda. Baba kalp krizi geçirdin deyince çok morali bozuluyor. Geceden beri biliyormuydun diye defalarca soruyor. Akşam üstü tekrar görüyorum bu sefer biraz kabullenmiş gibi.

27-28 Ekim: Babamı görmeye gidiyoruz. Tren istasyonlarındaki merdivenlere küfür ede ede. Annem de ben de çok yorgun düşüyoruz o kadar şeyi indirip bindirmekten. Babma iyi çok şükür. Çok ciddi bir şey atlatmış diyor doktorlar. Türkiyeye gidince hemen bir kardiyoloji uzmanı görmesi gerek. Ahmedin ateşi düşmüş. Lekelenmeler var vücudunda. Anlıyoruz ki 6. hastalıkmış. Kesiyoruz antibiyotiği hemen. Yasser gelemiyor. Burada oturma izni başvurusu var diye. Acil vize vermiyorlar. Ne desek boş. Lanet etmekten kendimi geri alamasam da. Hiçbir şey bilmeyen kardeşimle babamı konuşturuyoruz. Bir şeyden şüphelenmesin diye.

29-30 Ekim:
Yoğun bakımdan çıkartıyorlar babamı. Normal odaya alıyorlar ama hala salmak istemiyorlar. Hastaneden çıktıktan bir hafta sonra Türkiyeye dönebilir diyorlar. Alıyoruz hemen biletlerini. Annemle beraber dönecekler. Olayların başından beri. Yok midesi ağrıyor, yok markette, yok orada burada şurada dediğimiz babam için artık şüphelenmesin diye gerçeği söylüyoruz. Şok geçiriyor. Ekranın öbür tarafında. Sakinleştirene kadar canımız çıkıyor.


31 Ekim:
Babamı çok şükür salıyorlar. Gider gitmez bir doktora görünmesi şartıyla. Yasser kardeşimin yanına gidiyor. Ne olur ne olmaz diye yanlız bırakmamak için.
Ne zormuş ama çok şükür atlatmaya çalışıyoruz. Başkalarının başına gelince üzülüp te insan kendine uğramaz sanıyor böyle şeyleri. Oysa ne kadar yakın bize her türlü dert.
Şimdi şükür hepimiz iyiyiz yani inşallah.

22 Ekim 2009 Perşembe

Bloguma neden bu ismi verdim?

Tekircim ve Anneyazardan mim geldi. Ne zamandır elim deyip yazamıyordum bahane oldu bir iki satır birşeyler yazayım şimdi.

Bu aralar biraz yoğundu yine günler. Cuma günü kocacım geldi (Oleyyyy). Pazar günü ilk defa Parisin keyfini çıkarttım. Sadece o ve ben çıktık dışarı. Oğlanı annemlere emanet ederek. Pıtır pıtır indik çıktık merdivenleri. Aylar sonra tekrar ikimizin de iki eli de boştu. El ele tutuşmayı unutmuşuz... Adapte olamadık ilk anda. Bisiklet kiraladık. Sürdük gönlümüzün istediği yere. Yürüdük bol bol. Keyifle bir yemek yedik. Şehri gece de gördük. Özlemişim bunları yapmayı. Arada sırada kendimize böyle molalar vermemiz gerektiğine kanat ettik sonunda. Keyifli dört gün geçirdikten sonra dün gitti (Ühü ühü ühü...). İnşallah daha kısa sürede dönüp gelecek temennisiyle gönderdik onu.

Bu yazının altına şimdi Ahmedle ilgili resim koysam yazdıklarımla zerre ilgisi olmayacak. Bol bol resmini çektiğim kocamın resmini koysam bir yaşındaki çocuğumun resmini görünce ay ne şirin diyebilen eş-dost-blog arkadaşları bu kazık kadar adamın burada ne işi var diyecek :) onun için orta yolu bularak süper sanatsal çalışmalar koyacağım :) Pariste adını daha tam öğrenemediğim Lourve müzesi önünde çok büyük bir bahçe var. Orada gördük bu şirin şeyleri ben bayıldım. Çok sanat meraklısı ve bilgilisi bir insan olmadığım için sadece şirinliklerine vuruldum.

Her yaklaşan önce bir elliyordu malzemesi nedir diye.

Favorim olmamakla beraber fotoğraf çekilmek için şansıma bu çıktı.


Soldaki kocam :P

Bir de mimimi yazıvereyim........
1-Bloguna neden bu ismi verdin?
Aslında blogu ilk açma sebebim hamileliğime kendimi inandırmaktı. Elimdeki ultrason kağıdına bakıp bakıp anıları bir yerlerde biriktirmeli diye düşünüyordum. Kendime kendimden haberler verecektim. Ayrıca olduğumuz yerde sadece çekirdek aile biz vardık. Anne-babalar başka şehir ve ülkelerde, arkadaşlar uzaklarda derken onlara hamilelik süreci ve ardından bebeğimle ilgili haberler verme, geçirdiğimiz günleri onlarla paylaşma, bizden uzak olsalar da yakınımızdaymışlar gibi hissettirme niyetiyle bizden haberler oldu blogun ismi.
2-Blog yazarken star tribiyle davrandığın, istediğin olmazsa olmaz şeyler var mı?
Mimi cevaplayan bütün anneler ile aynı cevabı vereceğim. Ahmed mutlaka uyuyacak. Bir de sessizlik olacak. İşte o zaman kafamdakileri zar zor da olsa toparlayıp yazıya dökebilirim.
3- En son satın aldığın garip şey?
Yok. Bir kere ben garip şeylerden korkarım. Alacağım varsa da almam ne olduğuna tam ikna olmadan. İkna olunca da garip olmaktan çıkıyor zati.
4-Şeker gibi olduğun anlar?
Buraya gelince fark ettim diline yabancı olduğum ortamlarda şeker gibiyim. Herkese salak salak sırıtıp duruyorum. Ağır stres altında da şekerleşiyorum birden. Tez sunumumda bütün jürime ve gelen dinleyicilere sanki düğünüme gelmişler muamelesi yaptım. Bir ayağınıza sağlık demediğim kaldı. Bunların haricinde sağlam bir uyku uyumuşsam, Ahmed beyler mutlu mesut kahkahalarla benimle ya da babasıyla oynuyorsa, açık hava bol güneş almışsam ve buna kocacık ve Ahmedcik eşlik etmişse, güzel bir kitabı bitirmişsem, bugün olduğu üzere uzun zamandır duymadığım bir şarkıyı duymuşsam (Levent Yüksel-Zalim).
Aslında damarıma basılmadığı sürece şeker gibi olmasam da tatlandırıcı kıvamındayım sanırım. Bir de bu soruyu benimle yaşayanlara sormak lazım ya.
5-Arkadaşım artık sormayın şunları dediğin şeyler?
Hmm. Yanlış soru. Şu sıralar bana gelip soru soracak insanlara hasretim. Hele Türkçe gelip sorsunlar diye dört gözle bakmaktayım. Eskiden sinirlendiğim sorulara gelince...
Ne zaman bitecek doktora? (Bitti çok şükür. Dahası için ekşi sözlüğe gidin :) )
İkiz mi yoksa iri bebek mi? (Karnı burnunda hamileye sorulacak soru mu Allah aşkına...)
Gerçekten mi kendi kendine uyuyor ? (Soranlara selam olsun artık ne kendi kendine uyuyor ne de deliksiz uyku denen şey kaldı)
Aa nasıl olacak sen orada o burada? (Oldu oldu da üç ayı bitti bile...)
6-Aynaya bakınca gördüğün?
Ruhu 18inde takılı kalmış baktığı yüzün 30 yaşında olduğuna asla ihtimal veremeyen bir kadın.
7-Kendini okutan bir blog dediğin?
Bana samimi gelen, kanımın ısındığı her türlü blog.

8-Bu blog sahibiyle karşılaşabileceğin yerler?
Bu aralar hafta içi tren istasyonlarında ve labında, haftasonları ara sıra Paris sokaklarında.

13 Ekim 2009 Salı

Hermann`la öğle yemeği

Anne işte. Bi de üstüne üstlük iş seyehatinde. tam 30 saattir kuzucuğundan uzakta. Çoook uzakta. Tam üç gün iki gece oğlumdan kuzumdan ayrı kalmak çok koydu. Gece gözüme uyku girmedi. Emziriyorum hala süt işi ne olacak diye meraktayım. Dönünce emecek mi beni tekrar? Yaşayıp göreceğiz vat bulursak ta paylaşacağız blog anneleri ile.

Fransanın güneyinde Toulouse denen bir şehre geldik. Tüm gün toplantılar yüzünden daha şehri gündüz gözüyle göremedik ama burası nedense bana Paristen daha sevimli geldi. Güneyde oluşundan sebeb havası daha ılıman. Şehir üniversite öğrencisi kaynıyor. Üniversite öğrencisi dediğin gittiği yeri şenlendirir. O yüzden burası da cıvıl cıvıl bir şehir. Sanırım ilk kez Fransız tarzı denen şeye çok çok yaklaştım. Akşam yemeklerimiz her daim bu tarzda ve benim gibi hızlı ye ve hemen kalk insanı için bir yemeğe iki saat ayırmanın azabını yaşasam da onların bu rahat hallerini görmekten hoşlanıyorum.


Neyse gelelim Hermanna. Aslında okuyorlarsa Şenizim ve Özlemcim kim olduğunu bir kerede tahmin etmiş ve gülümsüyorlardır. Kısaca şöyle desem olacak bürokratik işlerde çalışan için Obama ile, bilgi teknolojilerinde çalışan için Bill Gates ile karşılıklı öğlen yemeği yedim demek ne demekse Hermann ile karşılıklı yemek yemek o demek benim konumda çalışanlar için. Geldiğimiz gece iş arkadaşlarımın fısırdayarak karşıdan gösterdikleri işte bu o dedikleri, bir barda gördüğü öğrencileri ile konuşurken saatlerce ayakta durup yanlarına oturmaması üzerine asla öğrencilerinin seviyesi inmez geyiklerinin yapıldığı, son on senede okuduğum her üç makaleden ikisinde ismi geçen, tez hocamın deyimiyle Almanlara göre bile çok soğuk bir adam Hermann. Ocak gibi çalıştığım yere gelecek. Beni şimdiden almıştı tasası. O adamla aynı havayı solumaya bile cesaret edemem ben diye...

Ama noldu....Öğlen yemeğinde yüz kişilik grubun içinde buldu buldu benim karşımı buldu oturacak. Gelirken bardağım olmadığını görüp bir de bardak getirdi bana. Sonra hiç konuşmadı benimle. Yandakilerle beraber Almancaya geçiş yapıp benim yeni gelin gibi süzülmeme sebep oldu. Hıh dedim. İnsan bir laf atar. Demek tez hocam haklıymış dememe kalmadı. Yandakiler masadan meyve almak için kalkınca "özür dilerim" (Bendeki iç tepki: hönkkk. Ne özürü. Eşekliğin büyüğü bende senle tanışacağım aklımın ucundan geçse Almancayı çoktan yalayıp yutmuştum) "Almanca konuşmak daha kolayıma geliyor daha hızlı konuşuyorum" dedi. Sonra standard muhabbet başladı. Nereden geldin ne çalışıyorsun derken iki üç kelam etme şerefini bahşetti bana. Öyle soğuk bir adam da değilmiş kendileri gayet şakacı olabiliyor arzu ettiğinde. Yine önyargı kurbanı olmuşum.

Bunu yarı şaka yarı ciddi anlattığım iş arkadaşım eee İlknur Hermannla yemek yediniz ne değişti hayatında dedi. Artık iki katı fazla mı makale yazacaksın. Yok dedim. Özgeçmişime koyacağım. Hermannla yemek yedim diye. Hatta benimle üç cümle de konuştu. Hiç ihtiyacım yok artık makale yayınlamaya falan. Bu da kariyer hayatımın dönüm noktası olarak burada yazılı kalsın. Oğlum duy annen Hermannla yemek yedi :))))

8 Ekim 2009 Perşembe

Türkiye Malezya olur mu?

Geçen yıl mı tam hatırlamıyorum. Türkiyede çılgın bir tartışma vardı. Malezya mı oluyoruz diye? Daha önce de İran olur mu? Arabistan olur mu? Eyvah Küçük Amerika mı oluyoruz? şeklinde tartıştığımız gibi. Tartışılan da sürekli o ülkenin bizim ülkemizden kötü yönleriydi. Yönetimi yaşamı falan filan derken. Geçen gün işyerine Malezyadan bir profesör geldi ve bilgisayarlı çeviri ile ilgili bir konuşma yaptı ve geliştirdikleri aracı tanıttı. Konuşmasının başında da öyle bir söz etti ki olayın geri kalanını bunu düşünmekten doğru düzgün dinleyemedim desem yeri. Neden bilgisayarlı çeviri için bir araç geliştirdiklerini açıklarken dedi ki "Doğal dilimizi koruma politikamız çerçevesinde tüm İngilizce kitapları Malezya diline çeviriyoruz.". Ben ilk cümlede takıldım kaldım. Beğenmediğimiz Malezyanın bir doğal dili koruma politikası var. Bunun için sağlam bir para ayırmış ve üniversitelerde bu işle çalışan gruplar kurmuşlar. Biz de var mı doğal dili koruma politikası? Sanmıyorum varsa bile kendilerinden başka kimsenin haberi yok ki benden bir iki nesil alttaki gençlik gnçtrkcll gençliği oldu. Artık nasılsınız demek yok nbr var. Lokanta kelimesi sadece esnaf lokantaları için kullanılıyor geri kalanların hepsi restaurant oldu. Berber mi dedin o ne ki? Artık hepimiz kuaförüz. İndirim yazmak zor geldiğinden dükkanların önüne Sale diye yazı asıyoruz. Geri çevirmek, kabul etmemek o kadar saçma bir kelime ki iki kırık İngilizce bilen "refuse etti" diye konuşuyor. Mahallenin bakkalının bile dükkana nasıl bir İngilizce isim bulsam diye uykuları kaçıyor. Maşallah Türkçe dediğin yarı Arapça-Farsça yarı İngilizce-Fransızca bir dilmiş haberim yok. Dediğim gibi birilerinin Türkçe için bir koruma politikası varsa bile kimsenin haberi yok.


Türkiyede bir olumsuzluk havası var. Hep başkalarının kötülerini görüp biz onlardan iyiyiz diye böbürlenip durmak neden? Biz iyiyiz süperiz şahaneyiz. Hiç eksiğimiz yok hatta fazlamız var. Bak bakalım ülkene alıp ta kullanabileceğin hiç mi iyi yanı yok dünyanın onlarca ülkesinde. Al kullan daha iyi ol.


Türkiye Malezya olsun. Dilini korusun.


Türkiye İran olsun. Sineması dünyaca ünlü olsun.


Türkiye Fransa olsun. Dışarıda sular seller de aksa insanlar parmak arası terliklerini giyip çıkabilsinler. Pazar günü alışveriş merkezleri bile kapalı olsun. O gün herkes dinlensin.

Türkiye Amerika olsun. Özel araştırma merkezleri kurulsun. Araştırma geliştirmeye dünyanın parası yatırılsın.

Türkiye Rusya olsun. Bir kere de buz patenidir jimnastiktir gibi oyunlara sporcu yetiştirsin. Olimpiyat oyuncusunu bile ithal etmesin.


Türkiye kendi eksiklerini görmeyi bilsin herşeyden önce. Farkındayım eksik görmek zor iş. Göreceksin düşüneceksin çözüm üretip çalışmaya çalışacaksın falan. Diğer türlüsü kolay ama nereye kadar....

6 Ekim 2009 Salı

Bir dakikada neler yapılabilir?

Annemler geldi şükür çok şükür. Onların gelmesiyle blog aleminden koptum o oldu. Akşam eve gelince konuşacak insan olunca haftasonları da onları gezdirme bahanesiyle dışarı çıkınca vallahi vakit kalmıyor iki satır yazı yazmaya.

Ahmet beyler komik bir şey oldu çıktı. Çok eğleniyor anneanne ve dedesiyle. Arkamdan ağlayan çocuk artık umursamıyor bile evden çıkıp gitmemi. İnanılmaz bir hareketlenme dönemindeyiz. Saniye yerinde durmuyor. Babam gidince annemin tek başına nasıl başa çıkacağını düşünüp duruyoruz şimdiden. Bizdeki durumların şimdilik kısa özeti budur.

Bunu 10 gün kadar önce çekmiştim. İşte tanıştığım sekiz aylık oğlu olan Hollandalı arkadaşım beni haftasonu parka davet etti. Gel oğlanları tanıştıralım diye. Sosyalleşeceğiz diye pek sevindik fakat iki saatlik gezimizin bir yarısında Ulis diğer yarısında Ahmet beyler uyuduğu için çocuklar pek kaynaşamadı ama biz uzun uzun lafladık. Anne dünyanın her yerinde anneymiş. Bu kadar mı ortak konu ve dert olur şaştım kaldım. Bu sohbeti ben Türkiyede sekiz aylık oğlu olan her arkadaşımla yapabilirdim. En kısa zamanda tekrarlarız diye sözleşip ayrıldık. Bana ilaç gibi geldi. Üstümdeki ölü toprağını attım o gün. Videomuzda sosyalleşmeye giderken tren istasyonunda bekleme esnasında çekildi. Oğlum artık rutine bağladı bunu. Kışa ne halt edeceğiz diye düşünmeden duramıyorum.

29 Eylül 2009 Salı

Hikayenin sonu

Kız çok iyi biri demiştim ya. Araya 7si 40ı girer de kız isteme taa iki ay sonraya atılır diye bekledi. Pazar gecesinin geçmesini... Kız Pazartesi gününün gecesi bedenini bu dünyaya bırakıp ruhlar alemine geçti. Çok şükür ağırlaşmasından sonra çok çekmedi. Ölüm onun için bir kurtuluştu kurtuldu.

Kayınvalide cenazesine misafir gibi geldi. Zaten kız da kesinlikle istemiyordu ıonu cenazesinde ama kimse söyleyemedi. Gelmemesini.. Kızdan rol çalmak istercesine bir gece önce yaptıkları nişanı herkese duyurmaktan çekinmedi. Her cenazedeki bayılma senaryosunu oynadı. Sonra kızın büyüğü 13 küçüğü 9 yaşında iki çocuğu ardında bırakarak aynı misafirlikle oradan ayrıldı. Şimdi bu çocuklara kim bakacak belli değil.

Okuyup ta duasını esirgemeyen bütün herkese de minnettarım.

27 Eylül 2009 Pazar

Bir hikaye

Kız zor bir hayat geçirmişti. Ailesinin durumu hiçbir zaman iyi olmadı. Büyük ihtimal ilkokul mezunuydu. Belki ortaokul. 15-16sında fabrikalarda çalışmaya başlamıştı. 20lerinde bir çocuğu sevdi. Ailesi çocuğu başkasıyla evlendirmek istiyordu. Gizlice evlendiler. İstenmeyen gelindi. Kayınvalide ele güne rezil olmamak için düğün yaptı onlara. Geline istenmediği açıkça bildirilsin diye babasının evinden çıkartmaya sadece kayınvalidenin (İlknurun deyimiyle) bacısının kocası gitti. Hiç kimse bir genç kızın o zaman neler hissedebileceğini düşünmemişti. Kocasıyla kötüsü bol olan bir hayat geçirdi. Önce bir kızları oldu ardından da bir oğulları. Oğullarının adını kocasının vefat etmiş (iyi ki de etmiş te ardından gelen rezillikleri görmemiş) kayınpederinin adını koydular. Çalışmak için şehirler değiştirdiler. Olmadı bir türlü, memleketlerine geri döndüler. Kızın bütün iyiliğine rağmen istenmeyen gelinliği hiç bitmedi. Şükür ki ne şirret bir görümcesi vardı (görümcesi yoktu zaten) ne de eltisi. Hatta eltisiyle çok iyi anlaşırlardı.


Kızın annesi göğüs kanseriydi. Yıllarca onu hastanelere o getirip götürdü. Sonra bir öğrendi ki o da göğüs kanseri. Tedaviler başladı. Kemoterapi gördü. Saçları döküldü. Peruk aldı kız kendisine saçsız görünmesin diye. Kına gecesine, düğüne katıldı o peruğuyla. Kına gecesinde gelinle traji-komik bir sohbetleri bile oldu. Arkasından yıllarca bol bol gülünen.


Durumları yoktu ya ondan bırak Amerikaya gitmeyi İstanbula bile gidemedi tedavi olmak için. Oldukları şehrin Tıp fakültesiydi bütün umutları. Gögsünü alacağız dediler. Sonra dediler ki kanser temizlenmiş. Rahat bir nefes aldılar belki. Gögsünün alınmasına içerlediyse de sevindi belki de kız bu lanet hastalıktan kurtulduğuna. Aradan zaman geçti biraz. Doktorlar bu sefer pankreasta gördüler o lanet şeyi. Tekrar başladı tedaviler. Bir ara bıraktı kız tedavileri ne olacaksa olsun diye. Çok yorulmuştu belki de. Sonra gene dayanamadı tekrar başladı tedaviler. İki tane çocuğunu düşünüyordu belki de. Bırakacağı kimi vardı ki onları. Zaten çocuk dediğin kime bırakılır ki. Annenin canları ciğerleri. Son ara işler kötüleşmeye başladı. Kan sayımları hep düşük çıktığı için tedaviler yapılamadı. İlaçlar verilemedi.


Kız herşeye rağmen çok güleryüzlüydü. Bilmediği şeyleri duyduğunda yüzünde muhteşem bir şaşkınlık belirir. "Yaaa öyle mi" derdi. Çok hoş bir konuşması vardı.

Tedavilerin bu noktaya geldiği zamanlarda ömrüm yetmez belki göremem diye oğlunun sünnetini yaptı. Çok eğlendi o gece.


Kendisine hastalığı yüzünden gezmeye geleceğini çok geç bildirenlere sakın hazırlanma diyenlere bile bin çeşit yiyecek hazırlardı.

Aklı fikri kızının okumasındaydı. Kendi gücünün yettiğince çaba gösterdi. Derdi yetmezmiş gibi onun için üzülüp dururdu.


Kız sonra kendini dine vermeye çalıştı. Kuran öğrenmeye başladı. Dili döndüğünce becebildiğince elinden geleni yaptı. Belki de hastalığının etkisiyle. Bir ara saçlarını bile kapattı.


Kız bebek mevlütlerine de katıldı. Çakma lohusanın yanında oturdu. Onun bebeğini sevdi, kucakladı uyutmaya çalıştı. Hadi elden ele gezdirelim denen kısmında lohusanın da ricasıyla bu saçmalıktan bebeği korudu. Maddi gücü hiç yoktu ama gene de kendilerine hediyelerin en iyisi götürülmesine rağmen bebeğe bunu layık görmeyen çok akrabanın aksine o gücünün o kadar ötesinde hediyelerle geldi ki arkasından saatlerce düşündürttü.

Bir yıl önce kendi hastalığı azmış gibi gelir olsun diye 80 küsurlarında bir teyzenin bakımını aldı üstüne herşeyiyle. Ne yapabilirim üç beş kuruş gelsin diye.


Kızın hayatı bir peri masalı değildi belli ki. Kız kötüleşti de kötüleşti. Ramazanda evlerine uğrayan bacının kocası onu hiç iyi görmedi. Hatta bayramda görüşürüz temennisine "inşallah, bakalım enişte" cevabını aldı. Ve kız haklı çıktı. Bayramda kız çok kötüleştiği için hastaneye kaldırdılar. Sarılık siroza dönmüştü artık. Doktorlar hiç ümit vermediler. Su alındı biraz vücudundan. Biraz rahatladı. Hatta bayramın üçünü günü kocasından poaça istedi diye dünyanın dört bir köşesinden sevinenler oldu.

Kayınvalide bayramın ikinci günü geldi sadece. Kız gelmesini istemiyor aslında.


Ondan sonra işler maalesef daha da kötüleşti. Kız gözlerini yumdu açmıyor. Belli ki vücudunda dayanılmaz acılar var. Karnı şişmeye devam ediyor, yüzü soldukça soluyor. Doktorlar kocasına artık hazır mısın? diye soruyorlar.


Peki hikayenin başından beri bir daha bahsetmediğimiz kayınvalide ne yapıyor?

a) Kızın başından hiç ayrılmıyor. Her işine koşuyor.

b) Evinde açmış kitabını elinden geldiğince kız için dualar edip yalvarıyor Allaha. Göz yaşı döküyor.

c) Pazar akşamı en küçük oğluna kız istemeye hazırlanıyor.


Son şıkka bakıp ta aaaaa olur mu demeyin. İnsanlık ölmüş. Cenazesini kaldıran yok da bir kız orada ölüyor kayınvalidenin elinden ne gelir. Hayat devam ediyor. "Show must go on."


Utanmasam yazacağım ki bu bir hikaye değildir. Gerçek hem de en acısından gerçek bir olaydır. Ama utanıyorum bu kızın benim yengem, kayınvalidenin ise öz be öz teyzem olduğunu yazmaya.


Sadece düşünüyorum. Nasıl olabilir de birinin aklına bu ortamda kız istemek gelir diye.... Ya da orada birinin ölüm döşeğinde yattığını bile bile sizi kız istemeye kabul eden aileden ve kızlarından ne hayır bekliyorsunuz diye.


Şefika ablamı çok çok iyi tanımam. Büyük olaylarda görüşürdük daha çok. Bir de ben buraya gelmeden önce veda etmek için gitmiştik onlara. Ben o şehirden ve adının yanında akraba sıfatı bulanan insanların çoğundan koptum çok şükür ama annemlerden bütün haberlerini alıyorum hala. Şefika abla burada onu yazdığımı bilse gene yüzünde o şaşkınlıkla "yaaaa" der ve kocaman gülümserdi muhakkak. Keşke keşke o yattığın ölüm döşeği olmasa. Keşke ben geldiğimde hayatta olsan capcanlı ve ben sana gösterebilsem şu yazıyı. Hiç olmayacak şeyler istiyorum ama seni bu halinde gören kardeşimin halini düşündükçe hatıramda hep iyi halinle kalmanı tercih ediyorum.


Niye bu kadar aile sırrını ortaya döktün derseniz. Bu oğluma bırakmak istediğim birşey değil belki bir süre sonra silerim bile bu yazıyı ama şuanda sadece ve sadece belki birilerinin dua etmesine vesile olurum diye. Onun acılarını dindirmesine belki biraz yardımı dokunabilirse......

25 Eylül 2009 Cuma

11. Ay biterken

Bugün oğlum 11 ayını da bitirdi. İnanılır gibi değil. Bundan tam 30 gün sonra bir yıl olacak doğduğu. Canımdan koptuğundan beri canıma can kattığı koskoca bir yıl.
Her geçen gün gözlerimin önünde büyümesini seğretmek hem eğlenceli hem hüzünlü. Onun yeni yapabildiği şeylere mutlu olurken zamanın bu kadar hızlı akmasına hüzünleniyorum. Allah ömür verirse yürüdüğünü, koştuğunu, okula başladığını, üniversiteyi bitirdiğini, askere gittiğini, evlendiğini, kendi çocuklarını sevdiğini de göreceğim. O zaman da zaman hızlı akıyor diye üzüleceğim belki de. Onu daha çok öpebilseydim. Daha çok kucaklasaydım bak şimdi hiçbirini yapamıyorum diye hayıflanacağım belki de...

Son bir ayda neler oldu..



* Süpermen süpermen oldu :) Acayip çığlıklar atmalar, hızlı hızlı emeklemeler. Bir emekleme hızı var inanılır gibi değil. Hayırı biliyorsa da sallamıyor. Gitme çocuğum mutfağa diyorum bir duruyor gülüyor daha hızlı kaçıyor bu sefer.





* Dişler iki de kaldı. Alttan da üstten de kabarmışlar ama daha piyasa da yoklar.

* Hiç huyu olmayan şeyler başladı. Milletin çocuğu ek gıdaya ilk başladığında yapar benimki sonradan sonraya yiyecekleri diliyle dışarı çıkartmaya başladı. Karnı doyduğundan değil oyun olsun diye yapıyor. Baştan bağırdım bir iki kez. Kesti. Sonralarda ise ona bağırıyorum diye ağlamaya başladı. Ben de artık diliyle ilk dışarı ittiğinde kesiyorum vermeyi. Umuyorum ki vazgeçecek bu huyundan.

* Altını almak işkencenin yeni adı. Pehlivanların en büyük güreş mekanı olan bir memleketten geldiğini belli ediyor kendileri. O sırt yere gelmeyecek. Çığlık çığlığa ağlayıp hop yüzüstü dönüyor emeklemeye başlıyor. Etraf rezil olacak diye aklım çıkıyor.

* Bilgisayar ekranından da olsa babasını, dedesini, teyzesini, anneannesini tanıyor. Hele dedesinin yaptıklarına kıkır kıkır gülüyor.






* Tutma hastalığı var. Herşeyi tutacak. Banyo yaparken malum yerini, diğer zamanlarda da oyuncakları haricinde herşeyi. Karar verdim kendi istemeye başlayana kadar almayacağım oyuncak. Çocuk masrafsız şeyleri seviyor. Boş ya da dolu su şişesi, cips kutusu, peynir kutusu, terlik, ıslak mendiller, mutfakta bulgur paketi, süt kutuları gibi şeylerle oynasın başka da bir şeyi gözü görmesin. Oyuncaklar dekor niyetine evde.


* Sallanmaya bayılıyor. Burada onun ayına en yakın park oyuncağı öne arkaya doğru sallanan şeyler. Ben biraz sallıyorum durunca kendi kendini sallamaya başlıyor.




* Diş fırçası aldım. Sapını sokuyor ağzına. Diğer yönünü çeviriyorum hadi tekrar arkasını alıyor.
* Ekmek bu aralar favorisi ver eline kemirsin dursun.

* Mutfak favori mekan. Kaçıp kaçıp oraya gidiyor. Kapısı kapalıysa yere yatıp kilimini çekmeye çalışıyor. Bu da anamdan hayır yok bu akşam yemeği ben yapacağım modu.



* Kucakta oturmayı hiç sevmiyor. Bazen gel azıcık oturalım diyorum. Yok illa yere inecek emekliyecek. İyi hoş tabi de. Eskiden yürümeye merakı vardı. Hep ellerini kaldırıp ayağa kalkmak istediğini belirtirdi. Şimdi ben kaldırıyorum hop yere çöküyor hemen. Emeklemek kolayına geliyor galiba.
* Bakıcısına sorarsan baba dedi anne dedi diyor. İyi de bizim dilde mama anne demek değil ki demedim :) babababa da hep söylediği şey. Babasını yolcularken yüzüne bakıp baba demişti de kocamın ayakları onu zor bindirdi trene. Ondan beri hep söylüyor ama bilinçli mi bilinçsiz mi ben çok karar veremedim.
Şimdilik aklıma gelenler bu kadar...

Önyargılar-1

Efendim dünkü Fransızca kursumuzun konusu önyargılardı.

1) Fransaya gelmeden önce ne gibi önyargılarımız vardı, bunlar var mıymış gerçekten?
2) Fransızların bizim ülkemiz ile ilgili önyargıları nelermiş ve bunlar doğru mu?

diye sordu örtmenimiz. Anlattık biz de. Tabi ingilizce olarak. Ben bu kursttan kıllanmaya başladım bu arada. Size fransızca öğreteceğiz ayağına bizi bilmediğimiz bir psikoloji deneyine soktular da üstümüzde deneme mi yapıyorlar diye düşünmeye başladım. Önümüzdeki haftaki vaziyete göre kararımı vereceğim.

Neyse ilginç şeyler çıktı. Sınıftakilerin Fransa ile ilgili önyargıları üç aşağı beş yukarı şöyle:

* Kızlar: Sınıfımızın erkek nüfusu çok mutsuz bu konudan. Hayal kırıklığına uğramışlar. Tahmin edin bakalım bunu söyleyenlerden biri kimdi? Hintli arkadaşım...

* Kadınların Tarzı: Valla sınıfta en söz sırası bana geldiği ve o saate kadar aklıma gelenlerin çoğu söylendiği için bunu ben söyledim. Paris modanın başkenti deyince, bir de Fransız kadınlarını kafamda pek aristokrat kurduğumdan etraf 90-60-90 mümkünse 1.80 boyunda döpiyes takım giyen kadınlardan geçilmez sanıyordum. Haklarını yemeyeyim Amerikalılardan çok daha düzgün giyiniyorlar. Hatta yaşlı Fransız teyzeler benim hayalimdekine gayet yakın giyiniyorlar ama yaşıtlarımın hali içler acısı. Birincisi beni mutlu edecek kadar çok kilolu kadın var etrafta. İkincisi giyim tarzları için söyleyebileceğim tek şey sabah gözleri kapalı olarak dolaptan eşyaları şeçip giyiyorlar. Bu kadar alakasız giyinmek başarı ister yoksa... Zaten kırk milletten insan var. Kim Fransız ayırabilene aşk olsun. Onun da etkisi var sanırım bu enteresan giyim kuşam stilinde.

* İngilizce : Fransızlar bu konuda nasıl bir nam salmışlarsa sınıfın yarısı bunu söyledi. Fransızlar kendi dillerinden başka dillerde konuşmazlar. Dillerini yere göğe koyamazlar. Bilseler bile İngilizce konuşmazlar. Bunu geldiğimde de yazmıştım. Baştan aşağı yanlış. Bir çoğu İngilizce biliyor. Türkiyede arasan bu kadar çok konuşan bulamazsın. Ve her konuda yardımcı olmaya çalışıyorlar. Anlıyor ama konuşamıyor mu o zaman işaret diliyle anlatıyorlar. Örtmenimiz "bu önemli bir konu. Ben aynı zamanda Fransızlara da İngilizce öğretiyorum. Dillerini çok önemsediklerinden değil de bir kelimeyi yanlış teleffuz etme konusunda çok büyük kompleksleri var. Hata yapmaktansa susmayı tercih ediyorlar" dedi. Bana gayet makul bir açıklama gibi geldi çünkü kendimden biliyorum.

* Yemek: Sınıfın çoğu etlerin pişmeden servis edildiğinden şikayet etti. Umduklarını bulamamışlar. Ben bir şey ummadığımdan bulduğuma da çok bozulmadım. Geldiğimden beri burada hiç kırmızı et yemedim dışarıda ama yemekhanede gördüğüm evet etin dışı pişmiş içi resmen kırmızı duruyor. Hem bundan hem de daha ne eti diye soracak Fransızcam olmadığından hayatta en nefret ettiğim yiyecek olan balığın müptelası oldum. (Balıkların o insanın içini acıtan bakışları yok mu? Ondan yiyemiyorum ben bu mereti) Kocam iyi tarafından bak saçların cildin çok çok sağlıklı olacak diye moral vermeye çalışıyor ama nafile. İçim kalka kalka yiyiyorum onu da.

Bugün ise başıma öyle bir iş geldi ki. Sanırım bir kaç gün yemekhanenin önünden geçmem mümkün olmayacak. Her zamanki gibi balıkların olduğu yerden gayet balığa benzeyen yemeğimi aldım. Masaya oturduk. Ben bir yudum aldım yemeğimden ama bana bakan o gözleri gördükçe yaw dur bi sorayım dedim. Masadakilere bu balığın çeşidi ne olaki diye sordum. Japon bir kız bir şeyler dedi ama anlamadım sandım. Konduramamışım oysa. Yengeçmiş yediğim :( Allahım neydi günahım şeklinde geri kalan şeylerden tat almaya çalıştım ama yok zehir oldu öğle yemeği. Piti piti kumsalda yürüyen yengeçler düşünmekten yiyemedim hiçbir şey. Neden koyun, kuzu, tavuk ta değil de deniz ürünlerinde ben böyleyim of offf.

* Molalar: Biz Fransızları çalışır bilirdik. Çok mola veriliyor işlerde günün yarısı molayla geçiyor diye şikayet etti Hintliler. Hangi akla hizmet şikayet ettiklerini anlamadım. Valla bu konuda pek hak vereceğim onlara. Bir öğlen yemeği dediğin 1.5 saat sürer mi kardeş. Sabah ve öğlen kahve molalarını saymıyorum bile. Sabah işe gitme saatimi yazarsam Türkiyeden Fransaya beyin göçü başlayacak ondan korkarım. Molalarda kalkıp gitsem gruptan ayrı durduğumu sanacaklar diye bir yere de kaçamıyorum. Bazen çok keyifli sohbetler oluyor ama bazen de 1.5 saat Fransızca dinle dur. Arada laf atan olursa ne ala.

* İdari İşler: Çok ağır ilerliyor diye duymuştum dedi biri. Örtmenimiz de dahil bunun bir önyargı değil gayet gerçek bir tespit olduğuna dair mutabık olduk sonunda.

* Futbol: Hintli bir oğlan dedi ki ben Fransanın futbolunu meşhur bilirim. Zidanı dünya tanır ama gel gelelim bizim ofiste tek Fransız yok futbola ilgi duyan. Ne oynuyorlar ne seyrediyorlar dedi. Hiç uzmanlık alanım değildir. Çok şükür koca tarafından da kültürlenmiyoruz bu konuda.

* Gelişmişlik: Çinli bir kız ben Fransayı çok daha modern, gelişmiş bir ülke sanıyordum. E bizden bir farkınız yok dedi. O da benim gibi kafasında ne kurduysa. Birincisi her şehri aynı mıdır bilemem de. Pariste kural çok uygulayan yok. Kaldırıma, bebek arabalarını kaldırımdan indirmek için özel olarak eğimli yapılmış yaya geçitlerine araba park etmek pek moda burada. Ceza keseni de yok demek ki insanlar bu kadar rahatlar. Ahmedi bakıcısına götürürken acayip sıkıntı yaşıyorum.
Sık aralıklarla metal kutular var. Köpeğini dışarı çıkartan çekip oradan bir poşet alsın da hayvanın pisliğini içine koysun temiz olsun etraf diyerekten. O kadar çok köpek sahibi var daha bir tanesini görmedim o poşetlerden alırken. Asla temizlemiyorlar. Sokaklar hayvan pisliği dolu.
Demişlerdi inanmamıştım. Arabalar park etmek için gerçekten öndeki ve arkadaki arabaya çarpa çarpa girip çıkıyorlar park edecekleri yere. Daha bunun gibi bir sürü şey var...

Fransizlarin bizlerin ülkeleri ilgili onyargilarina gelince onu da yarın yazarım artık...

22 Eylül 2009 Salı

Je m`appelle Ilknur

Temmuzun ortasında mezun olduğumu varsayarsam şunun şurasında iki ay geçmişti öğrencilik kariyeme son vereli. Göbek bağımı okula mı gömmüşler ne. Yeniden okullu olduk sınıfları doldurduk. Buraya beni çağırırken gel Fransızca bilmesen de olur diye pazarlayan patronumun iş genelinde pek etkisi olmadığından bütün haberleşme Fransızca yapılıyor. Sunumların bile çoğu öyle. Aslında beni saçma sapan bir sürü şey dinlemekten kurtarsa da haberleşmede ve öğlen yemeklerinde biri acıyıp ta benimle İngilizce konuşmadığı sürece bütün olaylara Fransız kalamıyorum.

Hazır işyerinin kursları da var diye yazıldım. Bugün de başladık derslere. Hiç şakaları yok. İmza alıyorlar her ders. Gelmeyene ne yapıyorlar pek fikrim olmasa da. Bu benim ömrü hayatım boyunca Türkçeyi de sayarsak öğrenmeye niyet ettiğim 5. dil. Hangisini çok iyi konuşuyorsun derseniz hiçbirini diyeceğim fakat niyet önemli değil mi? Standarttan başladık. Ben kimim, nereden geldim, bu kaç para, iyi günler, iyi akşamlar diyebiliyorum artık ki Almanca ve Arapça da bundan öte de gidemedim :)

Buraya geldim geleli bol kahkahalı geçirdiğim ilk gün bugündü. Ne zamandır eğlenmemiştim bu kadar gülmekten gözümden yaşlar aktı. Cem Yılmaz kıvamındaki hocamızdan tutun da sınıfın yarısından çoğunu oluşturan Hintli ve Çinliler herkesi kırdı geçirdi desem yeri. 15 kişilik sınıfın 4ü Hintli (ki pek şakacı tipler çıktılar) 6sı Çinli. Dünya nüfusundaki yerlerine orantılarsak çok ta enteresan bir durum değil tabi. Hocamız olan kızcağızın isimlerimizi hatırlamak için çağrışım yapabilmesi için birşeyler söylememizi rica etmesi üzerine Çindeki sülalesini anlatanlar mı istersin, masaya resimler koyup içinden iki tane seçin ve niye seçtiğinizi bana anlatın demesi üzerine 40ına merdiven dayadığını düşündüğüm Hintli bir adamın çıtır bir Fransız kızın tek başına bankta oturur resmini seçip "benim geleceğimi simgeliyor, o benim gelecekteki eşim, yanlız oturmuş beni bekliyor" demesini mi istersin. Adı Miltos olan bir çocuğun Hiltondan aklınızda tutun demesi üzerine Paris Hilton mu diye soran aynı Hintliyi takdir ettim. Abinin evlenme yaşı gelmiş geçiyor acilinden bir kız bulmak lazım.

Benim çağrışımım hepsinden kolay geldi hocama (ismi Santhana olan bir Hintli oğlanın da Carlos Santhanadan çağrıştırılması hariç) . Kulakları çınlasın ilk İngilizce öğretmenim her "ignore" deyişinde yerimden sıçrardım şimdi bana soru soracak diye. İsmimi de her daim şiveli söylediğinden ikisini ayırabilmem biraz zaman almıştı. Resim niyetine de bir çocukla babasının el ele tutuşmuş bir resmi (Burada geçen gün Esranın tavsiye ettiği Alamanya treni fona girer:P) ile bir kütüphane resmi seçtim. İlk resim oğlumla kocamı simgeliyor ikincisi de bu kurs bittiğinde fransızca bir şeyler okuyabilirim belki diye dedim :P Milletin yaptığı onca geyiğin üstüne pek ciddi kaçtı ama elimin altında onlar vardı ya da bilmem benim elim onlara gitti.

Diğerlerinin dakikalarca kıvranmasına rağmen Fransızcada u diye yazılıp ü diye okunan harfi rahatlıkla çıkarıp hocamdan bir de aferim aldım günün bonusu olarak... Çok eğlenceli bir sınıfa düşmüşüm. Haftada iki gün terapi niyetine. Sonunda biraz da Fransızca öğrenirsem yanıma kar kalacak işte...